Kendisine kat’i sınırlar çizilmemekle beraber altı asırlık bir geleneğin muhtelif, tantanalı, hem gerçek hem mecaz içre kurulu doğasında vücûd bulan Divân edebiyâtı, kendinden önce etkisini hissettiren ilmî ve dinî etkiler sebebiyle içerisinde orijinal söyleyişini bulur.
Bahsi geçen edebiyat temâyülünün önemli hususiyetlerden birisi hiç şüphesiz dîni kaynaklardır ki dinin felsefi yorumu da tasavvuf hareketi ile oluşmuştur. Sûfilere göre de en güzel sevgili hiç şüphesiz Yaratıcı’dır. Yaratıcıya duyulan iştiyâkın neticesinde “ilâhi aşk” ; yaratılan diğer nesnelerin de Yaratıcı’nın nazarından bir ilhâm olduğu düşünülerek de “beşeri aşk” kavramı meydana gelmiştir. Bu anlayış Batı’nın gerçeklerin gerçeği olarak nitelendirdiği “idea” ve onun yansımalarından meydana gelen “mimesis” anlayışına benzetilebilir. Orta Asya’dan getirmiş olduğumuz kültür, beraberinde Doğu edebiyatı ile fiktif bir yapı oluşturan bu edebiyâtın mazmun adı verilen yapı taşlarından örülü yegâne unsuru hiç şüphesiz sevgilidir. Sevgili âşığın varlık sebebidir. Âşığın da tek dileği güzele vâsıl olmaktır. Güzel ile hemhâl olmak pek âla güzeli ümîd etmek ile mümkündür. Paslı aynanın berrak gösterdiği nerede görülmüştür. Güzel okuyan, güzel düşünen, güzel bakan güzeldir neticede. Sevgilide mükemmeliyeti yakalamak için de tefrit ve ifratlarda dolaşmak gerekir bu suretle. Muhayyilenin sınırı olmadığından sevgili en güzellere benzetilmiş ve en güzel vasıflara bürünmüştür. Selvi uzunluğundan daha uzun bir ağaç, güneş ve aydan daha parlak dünya nizamında bir nesne, inciden daha değerli bir taş, “al” renkten başka yanağa yakışacak başka bir renk yoktur bu sebeple.
Burada en güzeller seçilmiştir ama müstakil parçalar üzerine kurulu bir edebiyatın güzel olan her bir parçası kendi içinde güzeldir, ona dokunmamak cevherini vasfında aramak gerekir. Farklı renkleri karıştırıp bir reng-âhenk elde edebilirsiniz, bu pek doğal bir vaziyettir. Lakin her renk için geçerli olmayan bu durum Divan edebiyatında da geçerlidir. Bir insanın boyu selvi olamayacağı gibi, yüzü ay ve güneş de olamaz. Bu hususiyetleri anlamak da pek tabi varlığının var oluş sebebini ifade eden mevkiden yola çıkarak, edebi durumların gerekleriyle düşünmekten geçmektedir. Pek değerli hocam Cemal Kurnaz: "Herat’tan taa Bosna’ya kadar bütün âşıklar hep aynı sevgiliyi anlatmıştır.” der. Bu doğrudur. Divan edebiyatının malzemesi bu surette aynıdır. Sevgilinin hamuru aynıdır. Lakin bu öyle bir hamurdur ki şâirin nakkâşlık hüneri sayesinde söyleyiş farklılığı ortaya çıkar.
Sevgiliye vâsıl olmak meselesine gelince âşık hep bî-çâredir çünkü çaresi hiçbir vakit kendisine ulaşmaz, ulaşamaz. Aslında geleneğin sınırları onu ulaşmamaya zorlar. Sevgili bırakın saçının telini bir bakışını bile esirger âşığından. Kendi kûşesinde sabâ rüzgarlarından ve esen yelden medet umar âşık. Ola ki bâd-ı sabâ sevgili uyanınca onun saçlarında dolansın müşg kokusundan kendisine bir zerrecik ulaştırsın. Burada pek tabî mübalağa yok demek yanlış olur. Bu surette bu edebiyatın ve bu edebiyatın sevgilisinin çıkış noktasının ehem-mühim sırası düşünüldüğünde gerçekten yola çıkılarak oluşturulmuş mecaz şeklinde düşünmek doğru olacaktır. Her ne kadar halk şiirine belirli kalıplar çerçevesinde düşünerek “Halk şiiri” diyor isek ve halk şiirinin kendi içinde bir mecaz sistemi olduğunu müşahade ediyor isek aynı durum Divân şiiri ve divan mazmunları için de geçerlidir. Fiğân eden bir âşık, bir de vefasız sevgili vardır. İnsan, mekan, zaman hep değişti lakin bülbülün feryâdı, gülün firâkı hep aynı kaldı. Ne demiş şâir:
Bir gül dedi bülbül güle; gül gülmedi gitti
Bülbül güle gül bülbüle yar olmadı gitti